Doktorunuza sorun

Neden Böyleyiz?

Madalyonun Öteki Yüzü

Cengiz ERDEN

Neden böyleyiz ? Ne zaman bu sorunun cevabını aramaya kalksam ne zaman bu konu ile ilgili düşüncelerimi yazmaya çalışsam aman şimdi olmaz diyorum. Sürekli karşıma o meşhur sözümüz çıkıyor ‘birlik ve beraberliğe en çok gereksinim duyduğumuz şu günlerde’ .............. Bu günler kendimi bildim bileli bitmedi. Eğer bir toplumda bitmeyen ve süregelen sorunlar varsa o toplumun bireylerinde de sorun vardır. Sorunu hep dışarıda aramak bugüne kadar hiç çözüm getirmemiştir.

Eleştiriyi kabul etmeyen bir toplumuz.. Eleştiremediğimiz için de hatalarımızı, eksikliklerimizi açıkça ortaya koyamıyor ve tamamlayamıyoruz. Bu nereye kadar böyle gidecek bilinmez. Hatalarını görmeyen bir toplumun gelişmesi için bir tek yol kalıyor o da bir liderin ya da yabancıların başa geçerek ne yapılacağını zorla dikte ettirmesidir. Kendi toplumumuza asırlardır övgüler düzerek bu günlere geldik. Evet tarihimiz bu övgüleri hakedecek olaylarla doludur. Ancak Bir Türk dünyaya bedeldir, biz dünyanın en zeki ulusuyuz gibi gerçek olmayan ve insanların da iç dünyasına işleyen söylemlerden artık vazgeçmeliyiz.

Kendimizi eleştirip toplumsal yapımızı güçlendirmeye yönelik çalışmalara başlamazsak 50 yıl sonra torunlarımız da aynı sorunlarla uğraşıyor olacaktır, Bından 50 yıl önce olduğu gibi.

Hangi toplumsal sorun ve başarısızlıkla karşılaşsak hep dış güçler dış mihraklar. Sen ne yapıyorsun kardeşim ona bak; hiç bir şey........... Ne zaman akıl yolu ile hareket etmeye başlayacağız, böyle gidersek hiçbir zaman..........

Toplumsal hata ve noksanlarımızı yazmayı kendi çocuklarıma bir borç olarak görüyorum. Bizden öncekiler gibi biz de çocuklarımıza refah toplumu bırakamadık bari bilebildiğimiz kadarı ile izin verin de yolun ne olduğunu söyleyelim. Bu yazı tamamen kendi kendimi eleştirimdir.

Tolumsal yapımızı, kültürel özelliklerimizi, eğilimlerimizi, dini inançlarımızı, toplumsal tepkilerimizi, yaşam tarzımızı, alışkanlıklarımızı başkaları bilirken biz neden kendi kendimize söylemiyoruz.

Ruh hastalıklarında tedavide önemli bir kural vardır. Amaç öncelikli olarak bireyde içgörü oluşturmaktır. Bireyin önce kendi kendini tanıması ve sorunlu yönlerini, anormal eğilimlerini görmesi sağlanmalıdır. İçgörü sağlayamazsanız o hastada iyileşme sağlayamazsınız. İnsan doğasının gereği olarak hastalar genellikle sorunlarının kaynaklarını inkar etme, başka sebeplere bağlama eğilimindedirler. Kişinin sorunları ile yüzleşmesi hemen daime sıkıntılı ve sancılı olur. Ama sorunlarla yüzleşmeden bir iyileşme sağlamak mümkün değildir. Toplum olarak da sorunlarımızla yüzleşmeye ve sıkıntı çekmeye bir an önce başlamalıyız.

Sen çok güçlüsün kuvvetlisin, güzelsin, başarılısın, aslansın denilmesi herkesin hoşuna gider ama boş yere gerçeklerle yüz yüze kaldığında düş kırıklığı daha büyük olur.

Türk toplumunu oluşturan bireylerin ortak özelliklerini belirlemeye yönelik bilimsel, geniş kapsamlı, ciddi bir araştırma bilmiyorum. Bildiklerim ya genellemeye olanak vermeyen sınırlı çalışmalardır ya da temenni niteliğinde yorumlardır.

Başka toplumlarla karşılaştırma yaparak kendimize şu soruları sorma zamanı geldi herhalde;

Temel ahlak kurallarına uyuyor muyuz?, özelde Dürüst müyüz?

Sorumluluk alıyor muyuz?

Yasalara, kurallara ve başkalarının hakkına saygılı mıyız?

Çalışkan ve iradeli miyiz?

Dakik miyiz? (Birey olarak kendimizi disipline edebiliyor muyuz?)

Kendimizle ve çevremizle barışık mıyız? (Tasarrufa inanıyor muyuz?, çevremizi, tarihimizi koruyor muyuz? )

Evet çevrenizde tanıdığınız tüm bireyleri tek tek ele alın ve bu soruları cevaplandırın lütfen.. Yukarıdaki temel medeniyet ölçütlerine uymayan bireylerin toplumların oluşturduğu bir toplumun gelişmişliğini nasıl kabul edebiliriz. Toplumsal olarak yaygın olarak kabul edebileceğimiz insani gelişmişlik düzeyimiz duygusal birlikteliğimizdir. Duygusal bir yardımlaşma, abartılı misafirperverlik ve bazan da gereksiz olabilen hoşgürümüzdür.

 

Tabii ki toplumsal yapımızı belirleyen tarihi, kültürel, genetik, eğitimsel ve daha sayamadığım onlarca etken vardır. Kişisel görüşüm üç önemli etken diğerlerinin önüne geçmektedir, toplumsal aksaklıklarımızın tümünün altında bu üç etkeni görebilmek mümkündür.

Üçü de eğitim ve kültürle ilgilidir.

Bireyselleşememe sorunu

Hile-i Şerriye

Ortak değer yaratamama

Bireyselleşememe sorunu

Bireyselleşme: Kısaca Bebeklik ve erken çocukluk döneminde çocuğun annesinden uygun bir süreç içinde ayrışması ve ayrı bir birey olma yolunda gelişmesidir. Bu süreç içinde anne başta olmak üzere ebeveynlerin çocuğun aşamalı olarak ayrışmasına ve bireyselleşmesine engel olucu tutum içinde olmaları çocuğun kendisini ayrı bir birey olarak görmesini ve gelişmesini engelleyecek ya da yavaşlatacaktır.

Ayrışma ve bireyselleşmesini sağlıklı bir süreçle sağlayamamış bireyler; Görünüşte farklı insanlar gibidirler ancak sürekli anne-baba ya da bir gurubun desteği olmadan ayakta duramama, yaşam mücadelesinde yalnızlığa dayanamama eğilimi gösterirler. Bu nedenle çocukluklarında anne-baba ya da akrabaların desteğini ararken, erişkin yaşta da dini, siyasi, idari, etnik ve hatta sporla ilgili bir gurubun desteğini ararlar. Bir guruba giremezlerse kendilerini yapayalnız ve çaresiz hissederler. Gurup içinde ise birer aslandırlar. Aile ya da gurubun kendilerine destek vermede zorunlu olduğunu düşünürler. Bu nedenle babam bir şey bırakmadı ki, her şeyi devlet yapmalı sözlerini sık sık işitiriz.

Anne babaların gözlemlediğim önemli bir hatası da çocuklarını prens ya da prenses olarak yetiştirmeleridir. Olanakları ölçüsünde ve yine sınırları çiğneyerek çocukların şımartıldığına günlük yaşamımımızda sıklıkla tanık oluyoruz. Büyüyünce tüm çocuklar müdür olacak, yan gelip yatacak ve çok para kazanacaklardır. Büyüsün de adam olsun sözünün içinde büyüsün de çok çalışıp kazansın kavramını hiç algılamadım. İşte o prens ya da prenses büyüyüp te yaşamın ve içinde bulunduğu ortamın acı gerçekleri ile karşılaşınca dünyası yıkılmaya başlıyor. Çaresizlik, İsyan, umutsuzluk, .....ve tabiiki öfle!!!! Gerçek dünyadan kaçıp hayal dünyasında yaşamak yeni bir yol olabilir, bazan gerçekleştiği de olur. Yarışma programlarında şarkı söyleyip bir ayda tüm ülkenin tanıdığı ünlü bir yıldız olma şansınız da var tabii..

Bireyselleşme sürecinin önemli bir hedefi de çocuğun doğduğu günden itibaren sınırlarını bilmeye başlamasıdır. Sınırını bilmek ben ve benim dışımdakileri ayırt etmektir. Kendimi ayırt etmeye başlayınca yapmam ya da yapmamam gerekenleri de ayırt etmeye başlarım bir anlamda sorumluluklarım da başladı demektir. Bebek 6 aylıktan itibaren sorumluluk almaya hazırdır. Her ağladığında süt ememeyeceğini öğrenmeye başlar. (Konumuz bireyselleşememe olduğu için çocuk gelişiminde çocuğun anneye bağlanma ve temel güven duygusu gelişiminden ayrıca söz etmek gerekir.). Canının istediğini kıramayacağını, istediği yere çişini yapamayacağını öğrenir ve yaş ilerledikçe kendi sınırlarını ve sorumluluklarını kavramaya başlar. 15 yaşında liseye giden bir çocuğun ayakkabı bağcıklarını annesi bağlıyorsa bu çocuk ilerideki başarısızlıklarından nasıl sorumlu tutar kendisini, anne ve babası sorumludur.....!!! Sürekli birileri ona bir şeyler vermeli o da bir ucundan tutmalıdır. Kendi yaşamına hiçbir zaman tam olarak sahip olamayacaktır.

Kanımca anne-babanın çocuklarına bırakacakları en büyük miras onların ayaklarının üstünde durabilmelerini sağlamaktır...

Sınırını bilmek ne kadar güzel bir kelime, eskilerin deyimi ile “haddini bilmek”. Ben kendi sınırımı bilirsem başkalarının sınırını da belirlemiş olurum. Özellikle insan ilişkilerinde ilişkide bulunduğumuz herkesle her alanda farklı sınırlarımız vardır. Çocuğumla, annemle, babamla, iş arkadaşımla, amirimle, memurumla sınırlarım farklıdır, ama mutlaka olmalıdır. Sınır sahibi olmak kendi sınırlarına başkasını sokmamak, başkasının sınırına da girmemektir. İşte kişilerarası ilişkilerin sihirli formülü. Başkasının hakkına saygılı olmak, kendi hakkını çiğnetmemek, kendi sınırları içinde ne gerekiyorsa onu yapmak, başkasından beklememek, sorumluluğunu bilmek. İşte yukarıda sorduğumuz soruların çoğunun cevabı buradan çıkarılabilir.

a. Memur neden rüşvet alır, ortaokul 2nci sınıftan ayrılmış, bir zenaat öğrenmemiş, hiçbir meslek edinmemiş, hiç bir işi tam olarak kavrayamamış bir insan neden devlet ya da birileri bana iş bulsun karnımı doyursun der, ... Daha bebekken annesi hiçbir gayret göstermesen de sen herşeye layıksın demiş, bunu belki sözle söylememiştir ama hissettirmiştir. Oxford vardı da okumadık mı işin hilesidir bence. Adlarını bile sayamadığı kadar çocuk sahibi olan anne babanın hiç mi suçu yok.?

b. Trafik kurallarına neden uyulmuyor, kimse başkasının hakkına neden saygı gösteremiyor. Sınırlarımız yok da ondan.

c. Neden hepimiz sürekli bir toplumsal baskı altında yaşıyormuş gibi hissediyoruz. Ayrışamıyoruz da ondan, ayrı bir birey olarak hissedemiyoruz kendimizi. Çoğu ilişkilerimizde sınırlar belli değil. “Kadının yaşı erkeğin maaşı sorulmaz” denirdi öyle mi ya özel sektörde bile kim ne kadar pirim almış herkes biliyor. Bana ait, bana özel hiçbir yaşam alanım yok gibi. Tüm bireyler aynılaşmak ve bir gurubun içine dahil olarak huzur bulabiliyor. Bu kadar hemşehrililer dayanışma derneği ve kahvehane dünyanın neresinde var bir bakmalıyız.

d. Tarımla toprakla uğraşan çiftçinin evinin önüne 3m. taş döşeyerek çamurdan kurtulması çok mu zor? Hayır gelip başka birileri yapmalı.

e. Anne-babanın ya da öğretmenin çocuğa şiddet uygulamasını (şükür son yıllarda azaldığını görüyoruz) nasıl açıklarız, bir devlet memurunun işinizi keyfi olarak savsaklamasını, en küçük bir tartışmada hemen yumrukların konuşmasını ancak sınırlarımızın olmayışı ile açıklarız. Bu sınırsızlığın insanı hayal dünyasında büyüklük duygusuna kaptıracağı ve en küçük bir engellenmede öfke doğuracağını da bilmeliyiz. İşte toplumsal öfkemize sebep olabilecek bir neden daha...

   Hile-i Şerriye

Hile-i Şerriye de bize islamiyeti yanlış uygulamamızdan miras kalmış ve tüm yaşamımımıza kök salmış bir hastalığımızdır. Öyle kök salmış ki zaman zaman hile yapmayı zeki olmakla aynı anlamda kullanmaya başlamışız.

Bilindiği gibi İslam dininde bir hüküm bulunmaktadır. Erkek karısını üç kez boşadığında, kadın bir başka erkekle evlenmeden tekrar boşandığı kocası ile evlenemez. İslamiyetin ilk yıllarından itibaren müslümanlar hemen çaresini bulmuşlar; Hülle yani hile-i şerriye. Güvenilir bir adam buluyorsun karın onunla evleniyor, adam kadına dokunmadan ertesi gün boşuyor ve sen de karınla tekrar evleniyorsun. Sonra her mahallede bir hülleci türüyor, kolay yoldan iyi para kazanma yolu açıldı. (Hüllenin şiddetle yasaklandığına dair hadis bulunmaktadır. ) Ben hülle´nin dini boyutuna değil, bu işlemin kişisel gelişimimize ve toplum yaşamımızdaki etkilerine dikkati çekmek istiyorum: 

Ben inanıyorum ve müslümanım diyorsun, o zaman dinin kurallarına uy ve eşinin başkası ile evlenmesine ses çıkarma ya da olmadık yerde boş ol deme

O kurala uymuyorsan ya ben müslüman değilim de ya da her kuralına uyarım ama bu kurala uymuyorum de

Sen ne yapıyorsun hem inanıyorum diyorsun, hem kurala uymuyorsun hem de uymuş gibi gösteriyorsun. İşte tüm sorun burada başlıyor. Kimi kandırıyorsun? Tam bir hile .... Bir kurallar bütününü bir yerden deldin mi başka yerlerden de delebilirsin demektir. Ve böylece devam eder gider....... işte dürüstlük te ahlak ta böyle elden kayar gider.

Daha sonrası yalan söyleme, farkedilmezse başkasının hakkına tecavüz etme, tartıda hile, üretimde hile ve yapılan tüm hilelere uygun bir akla yatkınlaştırıcı bir bahane bularak vicdanını rahatlatma. Bu nedenle tamamen hile üzerine kurulmuş bir bürokrasi ile idare edilmekteyiz. Özellikle devlet dairesinde en küçük bir işiniz vukuatlı nüfus kayıt örneği ile başlıyor, ikametgah ilmuhaberi ile devam ediyor. Sonra da bu belgelerin sahteleri, belge sahteliğine karşı özel kağıt ve halogramlar, böylece sürüp gidiyor. Ana konu bir kenarda kalıyor tüm işlerimiz belge ve kağıt üzerinden yürümeye başlıyor. Kağıtları gösterdin mi ispatlamış oluyorsun, gerçek ne olursa olsun. Bir süre sonra bizi kağıtlar idare etmeye başlıyor ve hukuk devletiyiz kardeşim ne yazıyorsa o olur demeye başlıyoruz.

 Ortak Değer Yaratamama

Bireyselleşememiş ve hilenin zeka ürünü olduğunu gösteren bir ortamda büyüyen çocukların erişkin yaşa geldiklerinde iç dünyalarının kendi çıkarlarını korumak, zarar görmemek ve topluma olan güvensizlik duygusu ile kaplandığını söylemek çok zor olmasa gerekir. Bu şekilde yetişmiş bireylerin oluşturduğu bir toplumda ortak değer üretilmesi de ileri derecede zayıf olacaktır. Toplumsal kuralların altında yatan dini yaptırımlar hile ve gurup halinde karşı çıkarak bozuluyor, yasal yaptırımlar yine hile ve bürokrasiye uydurularak bozuluyor sonuçta varmış gibi gözüken ve işlemeyen kurallarla daha doğrusu kuralsızlıklarla idare edilen bir topluma doğru gidiş.

 

 SONUÇ:

İnsanı esas almayan, insanın sadeliğini, bireyin kendi, varoluşunu ve saygınlığı geliştiremeyen hiçbir sistem sürdürülemez. Yukarıda sıraladığım bugünümüzü ve geleceğimizi tehdit eden bu önemli sorun açıktır ki ancak eğitimle çözülür. Ama nasıl bir eğitim; bu konudaki bir kaç önerimi de ana başlıklarla belirtmek isterim.

Bireyselleşememe devlet tarafından bir sorun olarak kabul edilmelidir. Dini bakımdan bireyselleşmenin günah olduğu ve toplumsal bütünleşmenin engelleyicisi olarak algılanmasından vazgeçilmelidir. Önce bireyselleşme sonra toplumsallaşma hedef seçilmelidir. Unutulmamalıdır ki güçsüz ve niteliksiz insanların oluşturduğu topluluk ta güçsüz olur. Belki bireyselleşememiş insanları kolay idare edebilirsiniz ama gücünüz bireylerin tek tek güçlerinin toplamı ile orantılıdır. Hedef ; Önce bireyselleşme sonra toplumsallaşma olmalıdır.

Kadınların ve kız çocuklarının eğitimine yönelik başlatılan seferberlik hızlandırılmalıdır. Özellikle kadınların çocuk yetiştirme konusundaki eğitimlerine ağırlık verilmelidir.

Okullardaki tek tip insan yetiştirme hedefinden vazgeçilmelidir. Çocukların ana okulundan itibaren kendilerini serbestçe ifade edebilmeleri teşvik edilmelidir. Devlet tarafından bugün bir sorun olarak ortaya konulan ezberciliğe dayalı eğitim öğretim terkedilmelidir.

Evde çocuklara, okulda öğrencilere sorumluluk verilmelidir

Her konudaki genel af konusu hiçbir şekilde gündeme gelmemelidir.

Kişisel görüşüm devlet vatandaşına karşı güven duymalı ve tüm yasalar bu bakış açısı ile yeniden gözden geçirilmelidir. Bürokrasi en az düzeye indirilmeli. Sade vatandaşa potansiyel suçlu gözü ile bakılmamalı ve bu husus devlet tarafından açıkça ilan edilmelidir. Yalan beyan ve hile ağır suç, ayıp sayılmalıdır.

Tüm bunları okurken gülümseyeceğinizi biliyorum, hayal kuruyorsun asıl bunları yaparsak kargaşa olur ya da bunlar bizim toplumumuzda yapılamaz diyorsak. Kanımca asıl tehlike burada yatıyor; Yalana, hileye ortak değer oluşturamamaya devam edelim demektir. O zaman Çocuklarımızın nasıl bir toplum içinde yaşamasını istiyoruz onu düşünelim..

Bu sayfayı paylaşın